17 Aralık 2012 Pazartesi

ALLAH'IN ADRESİ...



     Birkaç gün önce bir televizyon kanalında prof.dr.Nihat Hatipoğlu’nun programına rastladım,oldum olası bu tür programları izlemekten zevk almışımdır.
     Çünkü öyle bir anlatılır ki,sanki yaşanmış bir olayı anlatmıyorlar da bizzat kendilerinin yaşadığı bir olayı anlatıyorlar havası verilir ve dolayısıyla izleyenleri etki altına alır,kısacası hitabetleri çok kuvvetlidir,bir de işin içine birkaç damla gözyaşı girdimi program tadından yenmez,çok fazla uzatmadan konuya gireyim.
     Programın girişinde anlatılan hadis dikkatimi çekti ve hemen not aldım,bakalım bu rivayet hakkında sizler neler düşünecekseniz.
     Gök ile yer arasında ne kadar mesafe var biliyormusunuz?(muhtemelen Allah soruyor)
     Melekler;Allah ve resulü bilirler
     Allah resulüne bildirdi ve dedi ki gök ile yer arasında 500 yıllık mesafe vardır,sonra göğün her tabakasının arasında 500 yıllık mesafe vardır,her tabakanın kalınlığı 500 yıllık mesafedir,7.göğün üzerinde deniz bulunmaktadır,bu denizin dibi ile üstü arasında ki mesafe 7 gök arasında ki mesafe kadardır yani 3500 yıldır,sonra bunun üzerinde her biri geyiğe benzeyen (insan suretinde olmayan) 8 tane tabaka vardır,her bir tabakanın arasında 500 yıllık mesafe vardır.Toplam 3000-4000 yıllıkta orada mesafe vardır,onun üzerinde sema da arş vardır,arşın üzerinde Allah’ın kürsüsü vardır,sizin yüce rabbiniz işte bu kadar yücedir.
     Hadis bu şekildeymiş en sonunda da hz.Ebubekir diye bir şey söyledi ama emin olamadım,o yüzden kimden rivayet olduğunu yazamıyorum,ve kelimesi kelimesine yazmaya çalıştım burada,tabii isteyenler 13 aralık 2012 Perşembe günü yayınlanan programı internet’ten izleyebilirler.
     İlk olarak sorulacak soru bana göre şudur;Bahsedilen 500 yıllık mesafe ya da 3500 yıllık mesafe neye göre hesaplanıyor?Yani bir yaya mı baz alınıyor?Yoksa at ile mi?ya da deve mi?
Sadece bunlarla sınırlandırıyorum çünkü yaşanan devirde en hızlı araç at’tı.
     İkinci olarak şaşkınlıkla dinlediğim nokta şurasıdır; 7.göğün üzerinde deniz bulunmaktadır,bu denizin dibi ile üstü arasında ki mesafe 7 gök arasında ki mesafe kadardır yani 3500 yıldır.Sadece boşlukta duran kocaman bir deniz düşünün o kadar büyük ki,hangi aracı kullanıyorsanız orayı geçmek için 3500 yılınızı alıyor.
     Hepimiz çocukken devler ülkesinde yaşayan devlerin,uçan atların,konuşan farelerin ve daha saymadığım bizi hayal dünyasına götüren bir sürü masal ya dinlemiş ya da okumuşuzdur ve merakla aklımızda onlarca soru oluşmuştur,mesela eğer babamız bize o hikayeyi anlatıyorsa ‘’eee baba o at uçuyor ama neden uçuyor?’’ya da ‘’baba o devlere ne oldu,nereye gittiler?’’gibi sorular.Yok eğer okumuşsak masalı yine hemen anne ya da babamızın yanına koşup bu nasıl oluyor diye mutlaka sormuş ve bazen o anlatılan masalın içerisinde olmak istemişizdir.
     Programı izlerken en çok dikkatimi çeken Nihat Hatipoğlu anlatırken orada bulunan izleyicilerin kafalarını sağa sola sallayarak (içlerinden kurban olduğum diyerek) nemli gözlerle dinliyor olmasıydı,bu aktarılan rivayetin,bize anlatılan masallardan ne farkı var?
     Kocaman insanlar bunları dinleyip ve tek bir soru sormadan hatta soru sormayı bırakalım tek bir soru sorma düşüncesini dahi aklından geçirmeden öylece duruyorlar,inanın orada olup Nihat Hatipoğlu’na değil sadece o kadar dikkatlice dinleyen herhangi birine şunu sormayı çok isterdim;hoca ne anlattı şimdi?ne anladın?
     Verilecek cevabı az çok tahmin edip biliyorum,elbette herkesin izleme okuma özgürlüğü vardır,burada kesinlikle o programı izleyen kişileri cahillik ile suçlamak gibi bir niyetim ve derdim yok.
     Tabii Nihat Hatipoğlu’nun programı tek değil bu alanda onlarca bu tarz program mevcut,işin ilginç tarafı ise ne biliyormusunuz,bir programda anlatılanın tam tersi anlatılıyor diğer programda ve kimse de demiyor bu nedir?Bildiğimiz kadarıyla tek bir kur-an ve tek bir peygamber var İslamiyet adına,o zaman nasıl oluyor da A kanalında cevaplanan bir soru B kanalında tamamen farklı bir şekilde cevaplanıyor.
     Geçen yazımda sohbet ettiğim bir bayandan bahsetmiştim,sanırım bayana bayan demem onu biraz rahatsız etmiş olmalı,o yüzden bugün X WOMAN diye hitap edeceğim.
     Az önce bahsettiğim programdan x woman’a da bahsettim ama ne anlatıldığını söylememe bile izin vermeden ya da sormadan diyeyim ‘’bizde onu (Nihat Hatipoğlu)izleyince’’ yani bizde onu tasvip etmiyoruz dedi.
     Şimdi gel de işin içinden çık çıkabilirsen,hangisine sorsan ‘’o Müslüman mı be,onun anlattığı gibi Müslümanlık mı olur’’diyor,mesela x woman Nihat Hatipoğlu (sadece onun için değil) için,Nihat Hatipoğlu’na sorarsak x woman için ‘’onlar Müslüman mı be’’der,cübbeli’ye sorarsak başka birisini beğenmez,kısacası herkes yalnızca ben ve benim söylediklerim doğru diyor.
     Eeeee bu insanlar hanginizin kur-an’ına inanacak?Hanginizin anlattıklarını uygulayacak?Hanginiz doğrusunuz?
     Bu kadar çok ve farklı görüş ve yaşam tarzı olmasının tek sebebi,kur-an’dır o kadar çok çelişkiler ile doludur ve yoruma öylesine açıktır ki,herkes başka şekilde kendince fetva verebiliyor.
     Oysa Allah katından bizzat Allah’ın sözleri ve tek bir kelimesi bile kutsal olan bir kitabın net olması gerekiyordu,öyle her isteyen kafasına göre yorum yapamayacak ve dolayısıyla bu tür görüş ayrılıkları olmayacaktı.
     Zaten tek bir doğru olsaydı ve onun etrafında şekillenseydi İslamiyet o zaman 4 ayrı mezhep ortaya çıkmazdı,cemaatler olmazdı,insanlar arasında ayrım yapılmazdı,ama en başından beri kutsal kitapların tümünde olan insanları birleştirmek değil,tam tersine birbirlerine düşman etmektir,o senin düşmanın,bu senin düşmanın diyerek insanlar arasında asla barış ile sürülecek bir yaşama müsaade edilmemiştir.
     Bu tür programların iki tanesini bile izlemek anlatılanların ne kadar çelişkili ve yanlış olduğunu anlamak için yeterlidir,sizlere tavsiyem izlerken bir kağıt kalem alın elinize ve notlar alın,bakın bakalım 1 saatlik bir programda aynı kişi kaç kez çelişecek anlattıkları ile,aslında çelişkileri görseniz not alsanız kime soracaksınız ki,diyanete soraranız başka cevap,başka birine sorarsanız başka cevap ve sonunda ya inancınızın aslında tamamen kandırmaca uydurma olduğunu anlarsınız ya da en iyisi sormamak diyerek olduğu gibi kabul edip yaşamınızı bu şekilde noktalarsınız,elbette seçim sizin ama benim size tavsiyem dininizin size emrettiği ile aynıdır,okuyun sadece kur-an’ı okuyun ama anlayarak,korkmadan sorgulayarak okuyun.
     O klasik ‘’aradan bir ayet çıkarıp,onun üzerinden değerlendirme yaparsan,kur-an’ın genel anlamını elbette anlayamazsın’’gibi palavralara da inanmayın,çünkü söylediğim gibi söz konusu olan Allah’ın sözleridir ve tek bir kelimesi bile kutsaldır dolayısıyla çok ama çok değerli ve önemlidir,okuyun  siz ne anlam çıkarıyorsanız öyledir kur-an çünkü anlam çıkaranlarda sizlerden farklı kişiler değillerdir,isimlerinin önünde sıfat olması onların doğruyu söylediği anlamına gelmez,hiç kimse aptal değildir,sadece zekasını kullanmayanlar ya da kullanmak istemeyenler vardır.
     Konu hakkında ki görüş ve yorumlarınızı sayfanın alt kısmında bulunan yorum bölümünden ya da
http://www.facebook.com/pages/Radateist/350121358413521?fref=ts   facebook sayfamdan mesaj olarak iletebilirsiniz.
İYİ SORGULAMALAR…
    

14 Aralık 2012 Cuma

ALLAH'IN AHLAKI !!!



Din olmadan ahlak olurmu?
Çoğu insanın kafasını kurcalayan bir sorudur bu,tüm ahlaki öğeleri dine bağlayıp,din olmazsa,Allah korkusu olmazsa ahlaklı bir yaşamın olamayacağını düşünür ve söylerler.
     Hayat’ta tek bir doğru vardır,herkesin kendisine göre doğrusu olamaz,en bencilce yaşayan bir insana bile doğruyu gösterdiğiniz zaman,ondan kaçma şansı yoktur,elbette işine gelmediği için kabul etmemekte ısrar edecektir,fakat eninde sonunda doğruyu kabul etmek zorunda kalacaktır,bunun için sizin onu zorlamanıza gerek yoktur,sadece doğruyu söylemek,anlatmak ve göstermek yeterli olacaktır.
     Mesela çevremizde yardıma ihtiyaç duyan birini görüp ona sırt çevirmek,görmezlikten gelmek,ya da aman bana ne neden başımı belaya sokayım gibi düşüncelere girip,yardım etmemek,kesinlikle ahlaki bir davranış değildir,yardım olayını herkes farklı algılayabilir,mesela kimisi maddi,kimi manevi olarak algılayabilir,önemli olan o kişiye yardım etmek,ve ona doğruyu göstermektir,o kişi her ne kadar doğrudan kaçmaya çalışsa,hatta saldırgan bir tutum sergilese bile asla unutulmaması gereken bir kişinin tek bir kılı dahi çamurun dışındaysa,ondan asla vazgeçmemek ve onu tutup oradan çıkartmak için elinden geleni ve hatta daha fazlasını yapmak gereklidir.
     Peki bu bilince ulaşmak için,kişinin rehberinin kur-an,İncil ya da Tevrat olması mı gerekiyor?
Tabii ki hayır.
     Çünkü dinlere baktığınız zaman,genelde ahlaksızlığı meşru kılan bir anlayış ile karşılaşırsınız,en büyük ahlaksızlıkta insanlardan faydanlanmaktır,kendi iktidarını kurup onu yaşatmak için,insanların bir kısmını kılıçtan geçirilen,bir kısmını da kılıçtan geçiren haline getirip,yine insanların bir kısmını köle bir kısmını da onların sahibi haline getiren,yine kendi yandaşları için (genelde erkekler) istedikleri her şeyi elde edebilecekleri bir yaşam sunan,karşısında olanlarında hem bu dünya da hem diğer dünya da cezalandırılmasını emrederek,insanlar arasında bölücülük yapan,küçük kız çocukları ile evlenilmesini dolayısıyla sex yapılmasını meşru kılan hastalıklı bir inanışın tabii ki insani değer ve anlayışlara önem vermemesi doğaldır.
     Geçenlerde bir süredir sohbet ettiğim bir bayan ile konuşuyordum,bu bayan çok Müslüman ve hayatını islamiyetin hakim olması için adamış diyebileceğimiz bir kişilik,dolayısıyla sohbetlerimiz genelde tartışma şeklinde geçiyor,onunla olan sohbetimiz de hayatta tek bir doğru vardır dedim,o da bana katıldığını,benimle hem fikir olduğunu söyledi,fakat ben çok iyi biliyorum ki onun tek doğrudan kast ettiği Allah ve onun dini olan İslamiyet,bu bayan hayatta her şeyi Allah’a bağlıyor,bayan diyorum çünkü arkadaşım değil sadece sohbet ettiğim biri,yani bu bayan’a göre Allah’a inanmıyorsan ahlaklı olamazsın,Allah’a inanmıyorsan vicdanlı olamazsın,Allah’a inanmıyorsan sevemezsin,Allah’ inanmıyorsan mutlu olamazsın,liste çok daha uzar da bu kadarı yeterli sanırım.
     Yine geçenler de facebook sayfamda bir üyenin birkaç sorusu vardı onlara cevap verdim,konuşmanın bir kısmını sizlerle paylaşacağım.
      ÜYE: Ama ateistler için bunalımda,üzgün,bir boşlukta ve depresif oldukları söyleniyor
      RAD: ohooo kimler içinde mehdi deniyor
      ÜYE: Yani yaşamayı seviyorsun dimi üzgün değilsin?
      RAD: neden üzgün olayım
      ÜYE: Boşlukta değilmisin?
      RAD: yooo koltuktayım,yoksa ateistler havada mı duruyor
      ÜYE: Yaa dinlere inanmadıkları için çok depresiflermiş Öyle değil dimi?
      RAD: ne alakası var be dostum,dine inanıp çıkıp yanımıza 5-10 sarışın güzel          alıp,ankaranın bağlarını çalarakmı mutlu olsaydık
      ÜYE: Peki ateistler insan öldürürler mi?
      RAD: tabii ya kılıç ellerinde kafa keserler,olmadı recm yaparlar,yok yok en iyisi elleri kesmek
     Yazışmaları paylaştığım kişi sorgulamaya çalışıyor,fakat bence asıl yapmaya çalıştığı benim bir açığımı bularak ‘’bak bu noktada sende inkar edemiyorsun’’demek,her iki örneğin temelinde Allah’sız olan birinin ahlaklı,doğru ve gerçekten yaşanılması gerektiği gibi yaşayacağına ihtimal vermeyen iki kişi görüyoruz,bayan’a şunu söylemiştim,madem sana göre her şeyin temeli Allah o zaman ateist bilim adamlarının buluşlarından faydalanmamanız gerekiyor,çünkü bayan’ın söylediğine göre hayatta ya Allah’a ya da Şeytan’a hizmet edilirmiş,ateist bilim adamları Allah’a hizmet etmediğine göre (bu bakış açısı ile)o zaman Şeytan’a hizmet ediyor,sormak lazım o zaman Şeytan’a hizmet edenlerin hayatı kolaylaştırmak adına sunduğu nimetlerden faydalanarak,sizler de (‘’Allah dostları’’)kısmen Şeytan’a hizmet etmiş olmuyormusunuz?
     Yeryüzünde kaç tane ateist gördünüz,insanlar bir dine inanıyor diye onları öldüren?Sayısını bilen ya da bu konu hakkında bir fikri olan lütfen buradan yorum yazarak ya da http://www.facebook.com/pages/Radateist/350121358413521?fref=ts  adresimden mesaj atarak beni bilgilendirebilirler.
     Peki ya tersi?kaç milyon insan sadece inanmıyor diye öldürüldü?sadece araştırıp biraz düşünmenizi istiyorum,ahlak Allah’ın mıdır?yoksa hür beyinlerinmidir?
İYİ SORGULAMALAR…

4 Aralık 2012 Salı

ENGELLİ ALLAH...




Dün 3 aralık dünya engelliler günüydü,bu sabah bir kanalda  sabah haberlerini izlerken engelliler ile ilgili yapılan bir araştırmayı anlatıyordu,Türkiye’de 9 milyon engelli varmış bu rakamda Türkiye nüfusunun bilmem kaçına denk geliyormuş falan diye devam ediyordu haber,tabii bir de sokakta çekim yapmışlar,muhtemelen o çevrede birkaç engelli bulup kameraya doğru yürütmüşler,diğer bir görüntüde ise gözleri görmeyen bir kadın kalabalık bir cadde de yürümeye çalışıyor,sokakta herhangi birine çarptığı zaman insanlar öyle ters ters bakıyor ki neredeyse ‘’önüne bak’’diyecekler,ters ters bakmayanlar ise ‘’Allah’ım halimize binlerce kez şükür’’der gibi bakıyorlardı.
     Genelde facebook kullanıcıları iyi bilir,özellikle dini sayfalarda çoğunlukla engelli ve Afrika’da ki aç ve çaresiz insanların fotoğrafları paylaşılır ve o fotoğrafın altına da yüzlerce beğeni ve yorum yapılır,yorumların geneli de şu şekildedir ‘’çok şükür’’ birkaç fotoğraf paylaşacağım sizlerle,ben sadece facebook’ta bir sayfaya girerek bu fotoğrafları buldum,daha fazlası da mevcuttu ama bunların yeterli olacağını düşündüm.
     Şimdi bir bakalım asrın kitabı olan kur-an ne diyor insanların bu durumu ile ilgili,elbette kur-an’da açıkça engelli ya da özürlüler (sakat)diye bahsedilen bir ayet yoktur,ayetler genelde şu şekildedir.
       İnsanların mallarına ve canlarına maddî veya manevî isabet eden az veya çok her hangi bir musîbet ancak Allah’ın izni ile meydana gelir. Allah’ın izni olmadan bir kimsenin istemesi ve çalışması ile hiç kimseye kaza, bela,âfet ve musîbet isabet etmez. “Allah’ın izni olmaksızın hiçbir musibet başa gelmez”[Teğabun 11] anlamındaki âyet bu gerçeği ifade etmektedir. “İnsanı üzen her şey musibettir”.[Kurtubi,II,175;Beydavi,24] Dolayısıyla insanların her hangi bir uzvundaki ârıza ve hastalık birer musibettir, bu musibet Allah’ın izni ile olmuştur. Allah’ın izni olmadan bırakın insanın bedeninde veya organlarında her hangi bir ârıza ve hastalık olmasını insanın ölmesi bile mümkün değildir.[Al-İmran 145]
İnsanların başına gelen musibet ilâhi bir imtihan da olabilir: “Yemin olsun ki sizi biraz korku, biraz açlık, mallardan, canlardan ve ürünlerden biraz noksanlaştırmak suretiyle imtihan ederiz”,[Bakara155] “Her can ölümü tadacaktır. Sizi bir imtihan olarak hayır ve şer ile deniyoruz.”[Enbiya 35] anlamındaki âyetler bu gerçeği ifade etmektedir. Aslında yaşamı ve ölümü ile insan sürekli imtihan halindedir.[Mülk, 2 Kehf, /7, Hûd, /7]
Allah, musibetler karşısında insanların sabırlı olmalarını istemektedir. Biraz korku ve açlıkla; mallardan, canlardan ve ürünlerden biraz noksanlaştırmak suretiyle imtihan edeceğini bildirdiği âyetin sonunda “sabredenleri müjdele. Onlar, başlarına bir musibet gelince ‘biz şüphesiz (ki her şeyimizle) Allah’a aidiz ve şüphesiz O’na döneceğiz derler”[Bakara,155-156] buyurmaktadır. Böylece Allah, hem insanların musibet ile karşılaşabileceklerini, hem de musibetler karşısında insanların nasıl tavır takınmaları gerektiğini bildirmektedir. Musibetlere sabretmek; Allah’a isyan etmemek, bir imtihan geçirdiğinin bilincinde olmak, hata ve kusurlarını gözden geçirebilmek, olayları metanetle karşılayabilmektir, yoksa musibetlere sabır, tedbir alıp çarelere baş vurmamak anlamına gelmez.
Şunu kesin olarak bilmek ve îmân etmek gerekir ki; kâinatı ve içindeki canlı ve cansız bütün varlıkları yaratanEn’âm,/102. ] ve yaşatan,[Hadîd, /2. ] rızık veren[ En’âm, 6/151. Rum, 30/40.] ve düzene koyan,[Fürkân, 25/2 ] öldüren ve dirilten, güldüren ve ağlatan[Necm, 53/43-44. ] Allah’tır. Allah, dilediğini yapar, dilediğini aziz, dilediğini zelil eder, mülk O’nundur, mülkü dilediğine verir, dilediğinden alır[Al-i İmrân, 3/26. ]...Kâinatta başıboşluk ve düzensizlik yoktur. Hiçbir şey, O’nun izni olmadan meydana gelemez.[Nisa, 4/64; Enfâl, 8/66; İbrahim, 14/25; Fâtır, 35/35/32...] Sözgelimi bitkiler bitemez,[ A’raf, 7/58] ağaçlar meyve veremez,[İbrahim, 14/25.] kâinatın düzeni devam edemez,[Hac, 22/65. ] kimse kimseye zarar veremez.[Mücadele, 58/10. ] Allah’ın izni olmadıkça insanlar, canlarını bile teslim edemezler. “Allah’ın izni olmadan hiç kimse ölmez. (Ölüm,) belirli bir süreye göre yazılmıştır”,[Al-i İmrân, 3/145. ] “Allah, eceli geldiği zaman hiç kimseyi (ölümünü) asla ertelemez”[ Münâfikun, 63/11] anlamındaki âyetler, bu gerçeği dile getirmektedir.
 İnsanın sağlığını, canını ve malını koruması, tehlikelerden sakınması, tedbirli olması, yaptığını iyi ve sağlam yapması Allah’ın bir emridir. Bütün tedbirlere rağmen insan musîbete maruz kalabilir.
 “(Ey Peygamberim! İnsanlara) de ki: Bize ancak Allah’ın yazdığı (takdir ettiği) şey isabet eder”[Tevbe, 9/51. ], “Ne yer yüzünde ne de kendi canlarınızda meydana gelen hiçbir musîbet yoktur ki biz onu yaratmadan önce bir kitapta yazılmış olmasın. Doğrusu bu, Allah’a kolaydır”.[Hadîd, 57/22. ]
Bu ayetlerde; gerek yer yüzüne gerekse canlara isabet eden musîbetlerin önceden bir Kitap’ta, ilmi ilahinin nakşedildiği Levh-ı Mahfuz’da yazılı olduğu bildirilmektedir. Allah’ın ilmi, geçmişi de geleceği kuşatmıştır. Doğumundan ölümüne kadar ömür boyu insanların ne yapacaklarını da, kâinatta neler meydana geleceğini de bilir. Bu bilgisine göre her şeyi önceden bir Kitap’ta yazmıştır. Her şeyin önceden bir Kitap’ta yazılmasının gerekçesini ise yüce Allah şöyle bildirmektedir: “Elinizden çıkana, kaybettiğiniz şeylere üzülmeyesiniz ve Allah’ın verdiği şeyler ile sevinip şımarmayasınız”.[Hadîd, 57/23] Bu ayette Allah, açıkça musibetler karşısında insanların üzülmemelerini, feryâd ü fîgan etmemelerini istemektedir. Çünkü, bütün olup bitenler Allah’ın izni ve takdiri ile olmuştur. İnsanın, “niçin bunlar oldu, niçin bunlar başıma geldi” diye üzülmesinin bir faydası yoktur. İnsanın, “musibetler, Allah’ın takdiri ile olmuştur” deyip sabırlı ve metanetli olması gerekir. Sabırlı olmak musibet karşısında tedbir almamak, musibetlerden sonra gerekenleri yapmamak anlamına gelmez.
Biliyoruz ki Allah “çok merhametlidir”[Fatiha, ½. ]  ve “insanlara zerre kadar zulmetmez”.[ Nisa, 4/40. ] Mala ve cana zarar veren musibetlerin meydana gelmesinde ilâhî irade, takdir ve imtihanın tecellisinde insanların davranışlarının etkisi de var mıdır? Kur’ân’a baktığımızda bu soruya “evet” diyebiliyoruz.
(islamustundur.com’dan alınmıştır)
     Verdiğim linkteki yazı biraz daha uzundu fakat benim yazımın daha fazla uzamamasını ve sıkılmamanız için bir kısmını buraya koydum,yazının tamamını okumak isteyenler verdiğim linkten yazıyı okuyabilirler.
     Yazı da dikkat ederseniz her şeyin Allah'tan geldiği söylenmektedir,bu çok sıradan bir söylem aslında çünkü tüm dinler,tüm kitaplar aynı şeyi söyler fakat ilginç tarafı şudur.
     İnsanlara tüm belaların Allah’tan geldiğine inanmalarını ve asla isyan etmemelerini söyleyen bir kitap ve din,ardından ise Allah’ın asla insanlara zulmetmeyeceğini söyleyen aynı kitap ve din,bu çok açık bir çelişki değimlidir?
     Yazının son kısmında şunu söylüyor ‘’ Biliyoruz ki Allah “çok merhametlidir”[Fatiha, ½. ]  ve “insanlara zerre kadar zulmetmez”.[ Nisa, 4/40. ] Mala ve cana zarar veren musibetlerin meydana gelmesinde ilâhî irade, takdir ve imtihanın tecellisinde insanların davranışlarının etkisi de var mıdır? Kur’ân’a baktığımızda bu soruya “evet” diyebiliyoruz.
     Şimdi şu ayeti dikkatlice okuyup anlamaya çalışalım,MAİDE 33. Allah ve Resûlüne karşı savaşanların ve yeryüzünde (hak) düzeni bozmaya çalışanların cezası ancak ya (acımadan) öldürülmeleri, ya asılmaları, yahut el ve ayaklarının çaprazlama kesilmesi, yahut da bulundukları yerden sürülmeleridir. Bu onların dünyadaki rüsvaylığıdır. Onlar için ahirette de büyük azap vardır.
      ‘’Allah ve Resûlüne karşı savaşanların ve yeryüzünde (hak) düzeni bozmaya çalışanların cezası’’ ne diyor bir anlamaya çalışalım,açıkça diyor ki bizim söylediklerimiz,bizim getirdiklerimiz bizim yaptıklarımız kesinlikle sorgulanamaz ve değiştirilemez,her kim buna karşı gelmeye kalkarsa cezası şudur diye,.
     Hadi diyelim kurulu düzene karşı çıktığın için ‘’TERÖRİST’’ilan edildin,başarılı olamadın ve yakalandın tabii ki yaptığın eylemin bir cezası olacak,ceza yöntemi elbette sorgulanabilir ama bir şekilde cezalandırılman gerekiyor,tabii ceza sistemi ülkelere ve adalet anlayışına göre değişiyor,mesela Amerika’da bir eyalette idam serbest iken diğerinde değil,olay aynen şuna benziyor 12 eylül 1980 yılında Kenan Evren liderliğinde darbe yapıldı o zaman darbeyi yapanlar kahramandı neden?Çünkü darbe başarılı olmuştu yapılmıştı,şimdi bakıyoruz darbeye teşebbüs edip başaramayanlar vatan haini diye cezaevlerinde yatıyorlar,bu tüm tarih boyunca böyle olmuştur.
     Şunu belirtmekte fayda görüyorum kesinlikle benim yazılarıma siyaset karıştırma ya da taraf olma gibi bir amacım yoktur.
    Muhammed’de aynı şeyi yapmamışmıdır?Yapmıştır ve başarılı olduğu için kurduğu sistem ve taraftarının çok olması sebebi ile bugünlere kadar gelmiştir.
    Tabii en büyük avantajı taraftarlarının onun görüşlerini özgür iradeleri ile seçmemeleridir,çocukluklarından beri onun öğretileri ile büyütülüp,onun söylediği işkencelerden korkarak,itaat etmemesi durumunda başına gelmeyecek kötülük olmadığına inandırılarak büyütülen bir bireyden ne beklenebilir ki?
     Konuyu çok fazla dağıtmadan devam edeyim en iyisi,dedik ki hadi bir sisteme karşı geldiniz ve bir şekilde cezalandırıldınız tamam bunu hadi anladık diyelim (insanların organlarının kesilmesi,recm,idam gibi cezalar asla meşru olamaz)peki ya doğuştan engelli olanlar?
     Onlar kimin ya da neyin cezasını çekiyorlar?engelleri ile mi sınava tabii tutuluyorlar?yoksa diğer engelsiz insanların onlara bakıp ders almaları ve daha iyi bir köle olmaları için mi Allah onları öyle yaratıyor?
     Düşünelim hep beraber,bu doğuştan engelli olan kişinin engelli doğması onun ileride çok kötü bir insan olacağını bilen Allah’ın o kötülükleri yapmasına izin vermemek için mi acaba onu bu halde yaratıyor?
     Ya da belki de o engelli doğan kişi anne ve babasının günahını çekiyordur (dinde böyle bir inanış var)annesi babası çok kötüdür ve bu çocukta onlara bir cezaydı Allah tarafından.
     Ya da yazının başında da belirttiğim gibi  üç-beş kişinin bir araya gelip engelli birine bakıp kendilerine pay çıkarmaları için mi?daha bağlı bir köle olmaları için mi yani?
     Yoksa bu kişi engelli hali ile mi sınava tabii tutulacak?yapamayacağı şeyler istenirse ondan bu haksızlık olacağı için,yapabildiği kadarını yapsın diye geçiştirilecek mi yoksa?peki bu kişi suçunun ne olduğunu sorduğu zaman ya da ben bunu hak etmedim diye düşünerek düşüncesini dillendirmiş olsa,onunda belki de tutmayan elleri ve ayakları kesilecek mi?ya da sürgün edilecekmi?
     Evet kesinlikle evet kim olursan ol,başına ne gelirse gelsin asla ama asla isyan etmeyeceksin,kabul edeceksin,şükredeceksin,bundan beteri var diyeceksin,işte bunlar için sizlere bir sürü ENGELLİ yarattı…
     Düşünün,araştırın,sorun kararı kendiniz verin,bir daha ki yazım Muhammed’in devrimi olacak.
İYİ SORGULAMALAR…
    




    

23 Kasım 2012 Cuma

ALLAH'IN EVRENİ...



     Evren uçsuz bucaksız boşluk ve bu boşlukta sayısız yıldız,gezegen,meteorlar var,şöyle söyleyeyim.
     Evren’de net olmamakla birlikte 100 ile 250 milyar galaksi olduğu tahmin ediliyor,rakama bakın ve bu sadece galaksi sayısı.
     Her bir galaksi ise 10 milyon ile 1trilyon arası yıldıza ev sahipliği yapar,mesela bizim galaksimiz olan Samanyolu galaksisinde 200 milyar yıldız olduğu tahmin edilir.
     Şimdi asgari rakamları baz alarak bir hesaplamaya kalkışalım,evrende ki asgari galaksi sayısı olan 100 milyar ile asgari yıldız sayısı olan 10 milyonu çarpalım.
     Bol sıfırlı bir rakam çıktı,yani 1.000.000.000.000.000.000 (1 kentilyon) bu rakamın içerisinden dünya’yı çıkaralım geriye kalır 999.999.999.999.999.999(999 katrilyon 999 trilyon 999 milyar 999 milyon 999 bin 999) geriye kalan bu kadar cisimler boşuna varolmuş demektir. kaldı ki yaptığımız hesaplama minimum değerler üzerinden,bir düşünün her galaksiyi bizim galaksimiz gibi 200 milyar yıldızı içinde barındırıyor olarak hesaplarsak,matematik iflas eder herhalde
     Çünkü bilindiği gibi dünya dışında herhangi bir yaşama dair işaret yok,dikkat ederseniz bilim adamlarının arayışları hep bizim gibi canlıların yaşayabileceği bir gezegen bulmak yönünde,bunun nedeni açık aslında böyle bir gezegen bulup belki orada koloniler kurmak,insanlığın başka gezegenlere yayılmasını sağlamak ve devamlılığını sağlamak.Fakat şimdilik bildiğimiz ne bizler gibi ne de farklı yaşam formları mevcut değil,doğal olarak bu bilgiyi baz alıp ona göre konuşmalıyız.
     Şimdi sorarsanız bu kadar yıldızlar,gezegenler neden yaratıldı diye eminim  verilecek cevap şudur ‘’allah her şeyi bir düzen içerisinde yarattı’’ eee bee kardeşim adama sormazlar mı,bir tek dünya ve üzerinde yaşayan ortalama 7 milyar insan için bu kadar teferruata ne gerek vardı diye.
     Bu kadar büyük bir sistemi yaratacak kadar güçlü ve ol dediği zaman olanın,gücü yetmedi mi sadece dünya’yı yaratmaya?
     Düşünün sadece dünya var ve aynen hadiste söylendiği gibi ; İbni Abbas (r.a.) gibi zatlara isnad edilen sahih bir rivayet var ki, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmdan sormuşlar: "Dünya ne üstündedir?" Ferman etmiş: Dünya, öküz ve balığın üzerindedir.
(Hâkim,el-Müstedrek:4:636;el-Münzirî,et-Terğib ve’t-Terhîb:4:257;el-Heysemî,Mecmeu’z-Zevâid:8:131)
     Öküz ve balığın üzerinde duruyor,yok yok hadi onu da geçtik yine normal boşlukta dursun kabul tamam,fakat güneş,ay,yıldızlar hiç bir şey yok,olmazmıydı,yaşayamazmıydık?
     Herhalde yazamadığımız sayılarda boş cisimler yaratmaktan daha kolay olurdu böyle bir dünya yaratmak,en azından israf ta olmazdı,çünkü bilirsiniz israf dinde günahtır.
     Şöyle bir düşünelim,ilk önce dünya yaratıldığına göre,biz dünya da yaşayacak şekilde yaratılmış olmalıyız doğal olarak.
     İşte tam bu nokta da az önce ki soru tekrar karşımıza çıkıyor,neden sadece dünya’yı yaratmadı da tüm evreni hem de hiç gereği yokken yarattı,bizi sonradan yarattığına göre istediği yerde yaşayabileceğimiz şekilde yaratabilirdi,mesela mars dünyadan daha soğuktur normal şartlarda bir insan orada o soğuk ta yaşayamaz (diğer faktörleri saymıyorum).
     Hadi diyelim bu şekilde olmasını istedi,peki bu kadar övülmeyi,anılmayı her an konuşulmayı,zikredilmeyi isteyen Allah neden en az 1.000.000.000.000.000.000 (1 kentilyon) cismin içerisinde en azından birkaç bin tane daha yaşam yaratmadı?
     Yaratıp bunu dünya da ki insanlara ‘’bakın onlarda sizin gibi beni zikrediyor’’deseydi daha etkileyici olmazmıydı?En azından kaya ve gaz yığınları ile dolu bir evrenden?
     Her şeyin olduğu gibi dünyanın da bir sonu vardır,ve emin olun bu dünya yok olduğu zaman evren hiç bir şey kaybetmeyecek,evren için değişen en küçük bir şey olmayacak,şimdi kimileriniz ‘’nasıl bu kadar emin konuşabiliyorsun,mevkiin sıfatın ne?’’diye sorabilir.
     Beynimizi kullanmamız yeterli,mesela evrende binlerce yıldız sönmüş,yok olmuştur,kara delikler yeni keşfedildi diyebiliriz,ve henüz tam olarak yuttukları enerjinin akıbetinin ne olduğu bilinmiyor,koca evren dünyamızdan kat,kat daha büyük yıldızların sönmesi bile onu etkilemiyorken dünya neden bu kadar değerli olsun ki?
     Tanrı insanları yaratmadı,insanlar Tanrı’yı yarattı…
Görüş ve eleştirileriniz için buradan yorum yazabilir ya da http://www.facebook.com/pages/Radateist/350121358413521?fref=ts  adresimden mesaj atabilirsiniz…
İYİ SORGULAMALAR…
    
    


    

20 Kasım 2012 Salı

ŞOK BASKIN (HAFSA)



     Hafsa olayı diye bilinen olay Muhammed’in karısı olan Hafsa’yı kendi evinde ve yatağında aldatmasıdır,tabii ki düşünmeyen sorgulamayan hatta okuduğu kitabı anlama ihtiyacı duymayan dindar olduklarını söyleyenler bu olayları pek bilmez,bilse bile ‘’Allah’ın hikmeti vardır’’diyerek pek üzerinde durmazlar.
     Olayı kurcalamaları üzerinde durmaları,sorgulamaları,araştırmaları demek aslında inandıkları kişinin gerçek yüzünün ortaya çıkması demektir,bu durumdan olabildiğince kaçar ‘’mümin’ler’’ çünkü korkuları vardır,kur-an o kadar zekice yazılmış ki,sözde getirdiği din’i kimsenin sorgulamasına izin vermez,sorular kesinlikle yasaktır dinlerde,koşulsuz itaat etme zorunluluğu vardır.
     Nasıl mı?
     Bir çok ayet’te inkarcılar,münafıklar bilmem kimler cehenneme atılacak,şuralarına şu sokulacak,buralarından asılacaklar,su da haşlanıp ardından ebedi ateşte yanacaklar gibi çeşitli işkence şekillerini detaylıca anlatmıştır.
     Doğal olarak yeni doğan bir çocuk ailesinin inandığı dine inandırılarak büyütülüyor,daha kem küm etmeye başladığı andan itibaren çocuğa Allah,bismillah,Muhammed vs vs öğretiliyor,6-7 yaşına geldiği zaman ya kur-an kursuna gönderiliyor ya da en azından alınan NAMAZ HOCASI kitapçığı ile evde namaz’ı ve  birkaç duayı öğrenmesi sağlanıyor,tabii bu kitapçığın içinde sadece namaz ve dualar yok,imanın ve islam’ın şartları da var,bakalım şimdi islam’ın  ve imanın şartları nelermiş.
     İslam’ın şartları;
1-Kelime-i şehadet getirmek
2-Namaz kılmak
3-Zekat vermek
4-Oruç tutmak
5-Hac’ca gitmek
     İman’ın şartları;
1-Allah’a inanmak
2-Melek’lere inanmak
3-Kitaplara inanmak
4-Peygamberlere inanmak
5-Ahiret gününe inanmak
6-Kader’e hayır ve şerrin Allah’tan geldiğine inanmak
     Bu kadar inanılması gereken madde ve bunlara inanılmaması durumunda yaşanılacakları bilmek,insanı ister istemez korku ve tedirginliğe sürükleyecektir ve bir süre sonra zarar görmemek için inanmanın zararı olmadığını düşünerek,tam bir köle haline dönüşecektir.
     Durum böyle olunca da elbette sorgulamak imkansız hale geliyor,ve peygamber denilen şahıs ne yapmışsa ilahi bir olay gibi görülüyor,kısacası temelinde korku var.
     Gelelim yine altında ilahi bir unsur aranan HAFSA olayına,bakalım bu olay nasıl gelişmiş ve sonrasında neler yaşanmış.
     Hafsa kimdir;

Hicretin üçüncü senesinde (M.S.625) Hz. Muhammed ile evlenen Hz. Hafsa, M.S.605 yılında Mekke’de doğmuştur. İlk Müslümanlardan Huneys b. Huzâfe es Sehmi (r.a.) ile evlenmiştir. Ancak, Bedir Gazvesi’ne katılan Huneys, dönerken yolda hastalanmış ve daha sonra Medine’de vefat etmiştir. Hz. Hafsa’nın Annesi, Peygamberin en güvendiği sahabelerden ve sonradan Halife olan Hz. Osman b. Mazun kız kardeşi Zeynep, Babası Hz. Ömer bin Haddab (r.a.) dır.
     Babası Ömer’i tanımayanınız yoktur herhalde,bakın olayı babası Ömer nasıl anlatıyor;
     Hafsa dul kalınca Osman’a onunla evlenmesini teklif ettim,hele bir düşüneyim diye cevap verdi.
     Sonra karşılaştığımızda şu esnada evlenmeyi uygun görmüyorum dedi,bunun üzerine Ebubekir’e istersen Hafsa’yı sana vereyim dedim,Ebubekir sustu,müsbet veya menfi bir cevap vermedi.
     Ebubekir’in susmasına Osman’ın teklifimi geri çevirmesinden daha çok üzüldüm,keyfiyatı resulullah(s.a.s)’e arz ettim.
     Üzülme ya Ömer,Hafsa’yı Osman’dan daha hayırlısı alacak,Osman’da Hafsa’dan daha iyisi ile evlenecek buyurarak,Hafsa’nın izdivacına talip oldu,Osman’ıda kızı ümmü gülsüm ile evlendirdi.
     Sonra Ebubekir bana rastladığında,sanıyorum Hafsa’yı bana teklif ettiğinde cevap vermediğime gücenmiştin,ben Hafsa’yı resulullah’ın alacağını biliyordum (bana bunu söylemişti)resulullah’ın sırrını ifşa etmeyi uygun bulmadığın için sana cevap veremedim,eğer böyle olmasaydı teklifini kabul ederdim dedi.
1-İbn Sa’d Tabakat,8/82-83;İbn Hacer,el-İsabe,8/51,Kahire,1972;İbn Abdi’l el-istiab,4/1811,Kahire,1960
2-el-Buhari,6/130;Tecrid Tercemesi,10/166(Hadis No:1571)ve 11/339-339(1803 No.lu Hadisin izahı);Riyazü’s-Salihin,2/98(Hadis No:689)
(filozof.net’ten alınmıştır)yazıların tamamını okumak isteyenler verilen adreslerden okuyabilirler.
    Babası böyle anlatıyor kızının nasıl Muhammed’in karısı olduğunu,sonrasında olanlar ise şu şekilde gelişiyor;
     Bu olay şöyle cereyan etmiştir: Resulullah (s.a.v.) cariyesi ve oğlu İbrahim´in annesi olan Mâriye el-Kıptiyye ile, hanımı Hafsa´nın evinde bir araya gelmiş bunu gören Hafsa ise onlan kıskanmış ve Resulullaha sitem etmiştir. Re*sulullah da cariyesi Mâriyeyi kendisine haram kılmıştır. Bunun zürerine Hefsa:" Ey Allanın Resulü, Allanın sana helal kıldığı bir şeyi nasıl haram kılarsın " de*miş, Resululah Mâriye´ye bir daha yaklaşmayacağına dair Hafsa´nın yanında Al-laha yemin etmiştir. İşte bunun üzerine Allah teala bu surenin baş tarafında buİtinan âyetleri indirmiş, Resulullahın haram kılmasını geçersiz saymış, yemin için de keffaret vermesini emretmiştir. Halbuki Resulullah, Hafsa´ya bu mesele*yi gizli tutmasını söylemişti. Fakat Hafsa meseleyi Aişe´ye anlatmış, bunun üze*rine de âyetler inmiş ve meseleyi açıklığa kavuşturmuştur.
(islam-tr.net’ten alınmıştır)
     Ayetler ;
Tahrim suresi 1-2-3-4-5. ayetler.
1.    Ey peygamber! Eşlerinin rızasını arayarak, Allah'ın sana helâl kıldığı şeyi niçin sen kendine haram ediyorsun? Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.   
2.    Allah (gerektiğinde) yeminlerinizi bozmayı (ve kefaret ödemeyi) size meşru kılmıştır. Allah sizin yardımcınızdır. O, hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.   
3.    Hani peygamber eşlerinden birine, gizli bir söz söylemişti. Fakat eşi o sözü (başkasına) haber verip Allah da bunu peygambere bildirince, peygamber bunun bir kısmını bildirmiş, bir kısmından da vazgeçmişti. Peygamber bunu ona (sırrı açıklayan eşine) haber verince o, "Bunu sana kim bildirdi?" dedi. Peygamber, "Bunu bana, hakkıyla bilen ve hakkıyla haberdar olan Allah haber verdi" dedi.   
4.    (Ey peygamber'in eşleri!) Eğer siz ikiniz Allah'a tövbe ederseniz, ne iyi. Çünkü kalpleriniz kaydı. Eğer Peygamber'e karşı birbirinize arka çıkarsanız bilin ki Allah onun yardımcısıdır, Cebrail de, salih mü'minler de. Bunlardan sonra melekler de ona arka çıkarlar.   
5.    Eğer o sizi boşarsa Rabbi ona, sizden daha hayırlı, müslüman, inanan, sebatla itaat eden, tövbe eden, ibadet eden, oruç tutan, dul ve bakire eşler verebilir.
     Bu ayetlerde açıkça görünen bir adamın çaresizce çırpınışları neticesinde aynen daha önce olduğu gibi insanları istediği gibi kandırabildiğine çok açık örneklerdir,her defasında böyle olmuştu çünkü,hatta söylediği bir ayet kabul görmeyince onu değiştirecek yenisini söyleyebilecek kadar ileri gitmişti.ayetler çok açıktır her ZEKİ insanın anlayacağı kadar hem de,uzun uzadıya açıklama yapmaya gerek yok diye düşünüyorum,sadece dikkat etmeniz gereken nokta,kur-an’ın genelinde olduğu gibi,bu ayetlerde de tehdit hemde bolca tehdit vardır.
     Muhammed ile Hafsa arasında geçtiği söylenen konuşmayı yazmadım,kaynaklardan emin olamadığımdan dolayı,fakat okumak isteyenler için onu da ekliyorum.
     “Tanrı elçisi! Sen beni kötü duruma düşürdün, aşağıladın. Öyle bir şey yaptın ki, benzerini hiçbir karına yapmadın! Benim günümde, benim sıramda ve benim yatağımda bir cariyeyi yatırıp yapıyorsun!”
Muhammed: “Vallahi Billahi Marya ile bir daha yatmayacağım!”
“Hafsa! Marya’ yı kendime haram etsem de ona bir daha yaklaşmasam; bundan hoşnut olur musun?
“Evet!”
Muhammed hemen ant içmiştir:
“Hafsa! Aramızda kalsın, bunu sakın kimseye söyleme, olmaz mı?”
“Tamam!”

     Ve her zaman olduğu gibi,dünya da ki 1,5-2 milyar Müslüman bu sapıklıklara mantıklı bir açıklama getirmek için uğraşıyor,aradan 1400 yıl geçmesine rağmen hala açıklanamayan,geçiştirmeye çalışılan bir miras bırakan (dinler allahın olduğu için mükemmel olmalıydı) bu zat-ı muhteremi ‘’SAYGIYLA’’anıyorum.
İYİ SORGULAMALAR…

16 Kasım 2012 Cuma

FACEBOOK SAYFAMA GELEN,BİR ÜYEMİZİN MESAJI.

ARKADAŞI İLE OLAN KONUŞMASINI YOLLAMIŞ

BU DA DEVAMI SİZLERLE PAYLAŞMAK İSTEDİM.

15 Kasım 2012 Perşembe

SALINCAKTAN,GERDEĞE...




     Aişe,Ebubekir’in kızı arkadaşları ile salıncakta sallanırken,birden kendisini babası,yok yok dedesi yaşında bir adamın koynunda bulan Aişe…
     Dini çevreler bu olayın üzerini örtmek için ellerinden geleni yapsalar bile bunda başarılı olamıyorlar,çünkü hadis sahih olarak kabul gören buhari’den gelmektedir.
     Buhari kimdir;


İslam ümmetinin Kur’an’dan sonra yeryüzünde en sahih ve güvenilir olarak kabul ettiği kitabın yazarıdır. Bu kitaptaki hadisler imam Buhari’den önce yaşamış âlimler tarafından da sahihliğinde şüphe edilmemiştir. İmam Buhari’nin kitabının asıl ismi, Camiu’s-Sahih’tir.

Müslümanlar arasında itikadi, ameli ve ictimai her türlü meselelerde en çok ittiba edilen güvenilir eserler olarak kabul edilen kütübü sitte içinde en sahih olan, şüphesiz İmam Buhari’nin Camiu’s-Sahih’idir. Bütün Müslümanlar Kur’an’dan sonra en sahih kitap olduğu konusunda icma etmişlerdir. (http://www.mumine.com’dan alınmıştır)
Birkaç link daha vereyim okumak isteyenler bakabilir.

     Buhari’nin yazdığına göre Aişe olayı şöyle anlatıyor;
Hadis No: 1553
Ben altı yaşında bir kız iken Nebî salla`llahu aleyhi ve sellem beni akd ve nikâh eylemişti. (Üç sene sonra) biz Medîne`ye hicret ettik. Hâris İbn-i Hazrec oğullarının menziline indik. Müteâkıben ben, sıtmaya tutuldum. Bu cihetle saçım döküldü. (Hastalıktan kurtulduktan sonra) saçım gürleşti, uzayıp omuzlarıma döküldü. Bir kere ben, arkadaşlarımla berâber salıncakta oynarken annem Ümmü Rumân bana doğru geldi ve beni çağırdı. Ben de annemin yanına geldim. Beni ne edeceğini bilmiyordum. Annem elimi tuttu. Tâ evin kapısı önün (e geldiğimizde ora) da beni durdurdu. Ben de yorgunluktan kaba kaba soluyordum. Nihâyet soluğum biraz yatıştı. Sonra annem biraz su aldı. Onunla yüzümü, başımı sıvazladı. Sonra beni eve koydu. Evde Ensâr`dan birtakım kadınlar hazır bulunyordu. Bunlar bana: – Hayır ve bereket üzere geldin, hayırlı kısmet getirdin! di(ye alkışla) dılar. Annem beni bu kadınlara teslîm etti. Bunlar da benim kılığımı, kıyâfetimi düzlediler ve Resûlullah`a teslîm ettiler. Beni hiçbir şey sıkmadı. Ancak Resûlullah salla`llahu aleyhi ve sellem`i habersiz görünce sıkıldım. (Resûlullah bir sedir üzerine oturmuştu. Yanında Ensâr erkeklerinden, kadınlarından oturanlar vardı. Beni Resûlullah yanına oturttu). Ensâr kadınları beni Resûlullah`a takdîm ettiklerinde ben dokuz yaşında bir kızdım.”
     Bu evliliğin savunulamaz olduğunu düşünen bazı Modernist din alimleri ve dindarlar Hz. Ayşe’nin evlendiğinde yaşının 17-18 olduğunu savunmuşlardır. Ve delil olarak hem daha zayıf kaynaklara başvurmuşlar hem de kendilerince bazı ilginç yorumlarla bu sonuca ulaşmışlardır. Fakat Ayşe annemizin Peygamber efendimizle 9 yaşında evliliği ile ilgili bilgiler hem son derece sağlam kaynaklarda geçmektedirler hem de sayıları bir hayli fazladır. Örneğin Hz. Ayşenin o sırada 9 yaşında olduğundan bahseden Sahihi Buharide “4” Sahihi Müslimde “3” hadis vardır. Bu hadis kitapları İslam geleneğinde en güvenilir hadis kitaplarıdır.



Bu hadislere göre Hz. Ayşe 6-7 yaşlarında iken evlilik akdi yapılmış 9 yaşında iken evlilik gerçekleşmiştir. Sahihi Buharide bu konuyla ilgili geçen bir hadis şu şekildedir:



"Abdullah İbni Mesud tarafından rivayet edilmiştir: Resulullah aleyhissalatu vesselam, Hz. Aişe radıyallahu anha ile yedi yaşında iken nikahlandı, dokuz yaşında iken zifaf yaptı. Resulullah aleyhissalatu vesselam, Hz. Aişe onsekiz yaşlarında iken vefat etti" (yazının tamamını okumak isteyenler girebilir. http://forum.islamiyet.gen.tr/peygamberimiz-hz-muhammed-sav/106482-hz-aysenin-yasi-ve-peygamber-efendimiz-ile-evliligi.html )
     Yazıda vurgulanan şu kısıma dikkat lütfen, ‘’Bu evliliğin savunulamaz olduğunu düşünen’’ açıkça belirtildiği gibi böyle bir evlilik kesinlikle yaşanmıştır,bunu çürütmek,olmamış gibi göstermeye çalışmak yerine kabul edip kılıf bulmak daha doğru diye düşünülmüş.
     Bir kısım hala karasız kalmış olacak ki,hem diyor ‘’kesinlikle öyle bir şey yoktur,aişe 17-18 yaşındaydı,ardından şöyle devam ediyor ‘’gel gelelim öyle olsa bile,o zaman ki arap toplumunda bu tür evlilikler normal karşılanıyordu,bu yüzden kimse yadırgamamıştır’’işte devrelerin yandığı nokta!!
      Bir önce ki yazıyı okuyanlar hatırlayacaktır,okumayanlar bakabilir GELİN'DEN EŞ NASIL OLUR!!!
     Evlatlıkların öz evlat gibi sayıldığı bir geleneği kaldırıp,yerine yıllarca evladım dediği kişinin karısını nasıl kendi karısı yapabileceğini anlatmıştım,şimdi düşünelim biraz.
     Tüm güzelliklerin bir arada toplandığı bir insandan söz ediyoruz,dünyanın onun yüzü suyu hürmetine yaratıldığı söylenen,tüm peygamberlerin en önemlisi,insanlara sadece iyiliği,doğruluğu,güzelliği emreden,kötüden sakınılmasını söyleyen,ömrünü Allah’ın sözlerini insanlara yaymak için adayan,tüm güzel vasıfların olduğu bir insan…
     Sadece son iki yazıya bakın,çok fazla bir şey aramaya gerek yok,bu kadar üstün birinin böyle sapıkça eylemlere girişmesi normalmidir?
    Birinde çok güzel olan bir evlatlık geleneğini kaldırırıyo,hem de bunu insanlara uygulamalı göstermek için kendisini ‘’FEDA’’ediyor,evlatlığının karısı ile evlenerek,yetmedi karşı çıkanlar oldu diye Allah’ta onun tarafında yer alıyor ve diyor ki ‘’senden sonra herkese helaldir’’(daha önceki yazıda ayetleri detaylı yazdığım için bu yazıda özet geçiyorum.)ve insanlarda bunu yiyor.işin ilginç tarafı bu adamın daha önce den böyle sapıkça olaylara imza atmışlığı var,işte o da Aişe.
     Şahsen ben bir türlü anlamadım bu olayı,nasıl bir hikmet vardı içinizden anlayan ya da bilen biri varsa lütfen mantıklı bir açıklama yapsın.
     Benim açıklamam şu şekilde;
Küçük yaştaki kızlar ile evlenmek arap topluluğunda normal karşılandığı ve muhammedin de işine geldiği için,bu geleneğe dokunmamıştır,çünkü bu gelenek  o zaman ki arap topluluğunun önemli bir geleneği idi,ve ardından bu gelenek sürsün diye de,tıpkı ZEYD’in karısı ZEYNEB’te yaptığı gibi bu geleneğe  bir örnekle hayat vermiştir diyebiliriz.
     Asıl dikkat edilmesi gereken nokta muhammed’in insanların kaldırılması işine gelen olayları kaldırmasıdır (tabii kendi keyfi için,yoksa insanlar isterse kendileride kaldırabilirdi)


     Bu olaydan sonra aslında zaman içerisinde kabul görmemesi gereken ve kendiliğinden ortadan kalkabilecek bir gelenek hala yaşatılmaya devam ediliyor,buna en iyi örnek Afganistan da ki çocuk gelinlerdir,bilmem kaç ineğe 8-10 yaşında ki kız çocuklarını 50-60 yaşında ki adamlara eş olarak veriyorlar,tabii ne de olsa onların dinleri bakımından bu evlilikte bir sorun yoktur.
Henüz 11 yaşında olan gelin Ghulam kendinden en az 40 yaş büyük olan kocası Muhammed'le düğünlerine gelen davetlileri selamlıyor. Küçük kız öğretmen olmayı hayal etmişti. Ama artık bir adamın üçüncü eşi.
ABD'li serbest fotoğrafçı Stephanie Sinclair tarafından çekilmiş olan fotoğrafta küçük çocuğun gözlerindeki acı ve dram tam olarak okunabilir. Afganistan'daki çocuk gelinlerin dramını gözler önüne seren fotoğraf "UNICEF 2007 Yılının Fotoğrafı" yarışmasında birinci oldu..
11 yaşındaki Ruşen Kasım ve kocası 55 yaşındaki Said Mohammed. 2007'de evlendirilen küçük kız, kocasının ilk eşi, 4 oğulları, 2 kızları ile birlikte yaşıyor. Nikah günü çok utanmıştı. Ama ondan başka utanan olmadı.
     Şimdi bir kısımda çıkıp şunu söylüyor(geçenlerde yorum olarak bir arkadaşımızda yazmıştı)’’Hatice ile 15 yaş fark olmasına rağmen evlendi,neden bunu da söylemiyorsunuz’’
     Mantık yürütün bakalım,sizce neden Hatice ile evlenmiş olabilir?
Ben kendi fikrimi size söyleyeyim,PARA için.
     Dolayısıyla paranın verdiği gücü elde etmek için,bu söylediğim sebebi kanıtlamak çok ta zor değildir,sadece Hatice ve Muhammed’in hayatlarına bakmak yeterlidir.
Hatice:Çok tanınmış ve zengin bir ailenin kızı,daha önce iki kez evlenmiş ve dul kalmış.
Muhammed:Herkesin bildiği gibi babası doğmadan önce ölmüş,annesi doğumundan bir süre sonra ölünce dedesi abdulmuttalip’in yanında kalmaya başlar,dolayısıyla fakirdir.
     Bu durumda karşımızda günümüz de hala yaşanan bir olay var,zengin kız fakir erkek,söylendiğine göre Hatice evlenmek istiyor Muhammed ile tabii bu sebebi ancak Hatice bilir,yapılan yorumlara bakarsak Muhammed çok dürüst,akıllı olduğu için Hatice evlenmek istiyor.
     Şimdi gelelim sorunun cevabına.dünya üzerinde yapılan tüm devrimlere baktığımız zaman,paranın çok önemli bir yer tuttuğunu görürüz,para olmadan devrim asla olmaz Muhammed.
     Tabii Muhammed sistemi değiştirme fikrine ne zaman kapıldı bu bir bilinmezdir,bunu ancak kendisi bilir.Her iki ihtimalde olabilir ya fakir olup acı çektiği,hor görüldüğü bir sistemi kabul etmediği için,ya da Hatice ile evlendikten ve para ile gücü elde ettikten sonra kendisinin  oranın kralı olduğunu düşünmesidir.
     Bir kişinin düşüncelerini (anlatmadığı takdirde)bizim bilme şansımız asla yoktur,o yüzden neler düşündüğünü bilemeyeiz,fakat yaşam tarzından fikirler edinebiliriz,yazıyı çok fazla uzatmayacağım,sizlerden gelecek tepkileri bekleyeceğim ve ona göre ya cevap niteliğinde bir yazı daha yazacağım ya da yeterli olduğunu görüp konuyu burada noktalayacağım.
İYİ SORGULAMALAR…

12 Kasım 2012 Pazartesi

GELİN'DEN EŞ NASIL OLUR!!!



     Zeyd evlatlık Zeyd,karısı babalığı tarafından elinden alınan Zeyd,yuvası yıkılan Zeyd ve karısının başka bir adamın karısı olduğunu görerek yaşamak zorunda bırakılan Zeyd…
     Bu olayı bilipte hala inanmaya devam eden insanların psikolojilerini merak etmekteyim şahsen.
     Önce olayın kahramanlarını tanıyalım.
     Zeyd kimdir?
Zeyd b. Hârise b. Surâhîl el-Kelbî. Üsâme'nin babasi. Ashâbin ileri gelenlerinden olup, Resûlullah (s.a.s)'in en çok sevdigi arkadaslarindandir. Bu yüzden sahâbe arasinda "el-hubb" diye anilirdi.
Tam künyesi: Zeyd b. Hârise b. Surâhîl (Ibn Ishak'a göre, Surahbîl) b. Kâ'b b. Abdiluzza b. Imriülkays b. Âmir b. Abdivüdd b. Avf b. Kinâne b. Bekr b. Uzre b. Zeyd el-Lât b. Rufayde b. Sevr b. Kelb b. Vebre b. Taglib b. Hulvân b. Imrân b. Luhaf b. Kuzâa'dir (Ibn Hisâm, es-Sîretü'n Nebeviyye", I, 247; Ibn Sa'd, et-Tabakâtit'l-Kilbrâ, III, 40; Ibnü'l-Esîr, Üsdü'l-Gâbe fi Ma'rifeti's Sahâbe, II, 281).
Kaynaklarin ifadesine göre; cahiliyye döneminde, Zeyd'in annesi Su'dâ, yaninda oglu oldugu halde akrabalarini ziyarete gider. Bu sirada Benî el-Kayn b. Cisr'e mensup bazi atlilar, Su'dâ'nin akrabalari olan Benî Ma'n evlerine baskin yaparlar. Zeyd'i de bu arada beraberlerinde alip götürürler. Zeyd, bu sirada temyiz çaginda bir çocuktur. Onu, Ukaz Panayirina götürüp satisa arzederler. Hz. Hatice'nin yegeni Hakîm b. Huzâm b. Huveylid de o esnada panayira ugrayip Mekke'ye götürmek üzere birkaç köle satin alir. Zeyd b. Hârise de bu köleler arasinda bulunmaktadir. Hakîm, Mekke'ye döndügünde, halasi Hz. Hatice kendisini ziyarete gider. O da halasina köleleri göstererek, diledigi köleyi seçip götürebilecegini söyler. Hz. Hatice de Zeyd b. Hârise'yi seçer. Daha sonra O'nu, Resûlullah (s.a.s)'e bagislar.
Kelb kabilesine mensup bazi insanlar, hac için Mekke'ye geldiklerinde Zeyd'i görüp tanirlar, Zeyd de onlari tanir. Dönüste durumu babasina haber vererek bulundugu yeri tarif ederler. Zeyd'in babasi Hârise ile amcasi Kâ'b, yanlarina fidye alarak Mekke'ye gelirler ve Resûlullah (s.a.s)'in yanina varip: "Ey Abdulmuttalib'in oglu! Ey kavminin efendisinin oglu! Sizler, Harem'in ehlisiniz, köleyi azad eder, esiri yedirirsiniz. Yaninda bulunan oglumuz için sana geldik. Bize iyilikte bulun, sana fazlasiyla fidye verecegiz" derler.
Bunun üzerine Resûlullah (s.a.s.), Zeyd'i çagirtarak, kendisini istemeye gelen bu kisileri taniyip tanimadigini sorar. Zeyd de, bunlardan birinin babasi digerinin de amcasi oldugunu söyleyerek tanidigini ifade eder. Bu sefer Resûlullah Zeyd'e, dilerse babasiyla gidebilecegini, sayet isterse yaninda kalabilecegini söyleyince, Zeyd, Resûlullah (s.a.s.)'in yaninda kalmayi tercih eder. Peygamberimiz de Zeyd'i elinden tutarak Hicr denilen yere çikarir ve: "Sahid olun, Zeyd benim oglumdur. O bana mirasçidir, ben de O'na mirasçiyim!" diyerek Zeyd'i evlat edindigini ilan eder (Ibn Sa'd, a.g.e., III, 40-42; Ibn Hisâm, a.g.e., I, 247 vd.; el Askalânî, el-Isâbe fi Temyizi's-Sahâbe, III, 24).
Zeyd b. Hârise, Muhammed (s.a.s.)'e risalet gelinceye kadar yaninda kaldi ve Resûlullah, peygamber olur olmaz O'nun risâletini tasdik edip müslüman oldu, O'nunla birlikte namaz kildi ve: "Onlari babalarinin isimleriyle çagirin..." (el-Ahzab, 33/5) meâlindeki ayet nazil oluncaya kadar "Muhammed'in oglu" diye anildi. Bu ayet-i kerimenin nüzulünden sonra Zeyd, Zeyd b. Hârise olarak çogalmaya baslandi (Ibn Hisâm, a.g.e., I, 247; Ibn Sa'd, a.g.e., III, 42; el-Askalânî, a.g.e., III, 25).
(enfal.de sitesinden alınmıştır)
     Zeyneb muhammed’in halası emine’nin kızıdır,şimdi gelelim bu üçlü arasındaki garip’ten de öte olan ilişkiler zincirine.
     Yine anlatılanlara göre zeyneb ve zeyd ikilisini Muhammed evlendirir,fakat daha sonra zeyd zeyneb’ten ayrılmak ister,işte bu nokta da sorulması gereken soru neden ayrılmak istemesidir,ayrılma isteğinin altında yatan asıl sebep nedir?
     Doğal olarak dindar kesim bu olayın altında Allah’ın hikmeti olduğunu söyleyecek ve öyle savunacaklardır fakat olay hiçte o kadar basit değildir.
       Şimdi farklı kaynaklardan olayın nasıl meydana geldiğine bakalım.bu konuda ki rivayetler:
“Ve bir zaman, (ey Muhammed,) Allah’ın lütufta bulunduğu ve senin de iyilik ettiğin kişiye, “eşini terk etme ve Allah’a karşı sorumluluğunun bilincinde ol!” demiştin. Ve (böylece) Allah’ın yakında aydınlığa çıkaracağı şeyi içinde gizlemiştin; çünkü insanlar(ın ne düşüneceklerin)den çekiniyordun, oysa çekinmen gereken yalnız Allah olmalıydı! (Fakat) sonra Zeyd o kadınla beraberliğini sona erdirdiğinde onu seninle evlendirdik ki (gelecekte) evlatlıkları eşleriyle ilgilerini kestiklerinde onlar(la evlendikleri) için mü’minler suçlanmasın. Ve Allah’ın buyruğu (böylece) yerine getirilmiş oldu. (O halde,) Allah’ın kendisi için takdir ettiği şeyi (yapmasından dolayı) Peygambere hiçbir suç isnat edilemez. (Gerçekte, bu) sizden önce gelip geçenler için de Allah’ın bir uygulamasıydı; ve (şunu unutma ki) Allah’ın iradesi mutlaka tecelli eder. (Ve bu,) Allah’ın mesajlarını (dünyaya) tebliğ edenler, O’ndan korkanlar ve O’dan başka kimseden korku duymayanlar (için de geçerli olan Allah’ın âdetidir): hiç kimse, Allah Kadar, (insanların yaptıkları için) hesap sorucu değildir! (Ve bilin ki ey mü’minler,) Muhammed sizin erkeklerinizden hiçbirinin babası değildir, fakat o, Allah’ın elçisi ve bütün Peygamberlerin Sonuncusu’dur. Ve Allah her şeyi hakkıyla bilendir.”[6]
     Buna göre Hz.Peygamber Zeyd’in evine bir ihtiyaç için geldi. Zeynep’i gömleği (dir’un) ve örtüsüyle (hımar) gördü ve “kalpleri çeviren Allah ne yücedir.” buyurdu. Zeyd, eve geldiği zaman Zeynep ona bu durumu haber verdi. Bunun üzerine Zeyd, Zeynep’ten şikayet amacıyla Hz.Peygamber’e geldi ve “Ey Allah’ın Rasulü! Gerçekten Zeynep kibirlidir, diliyle beni üzüyor, bundan dolayı ona ihtiyacım kalmadı” dedi. Hz.Peygamber ona “Allah’tan kork ve karını yanında tut.” buyurdu..[7]
     et-Taberî (310/922) Tefsîr’inde bu rivayeti Yunus b. Abdila’lâ’dan, o da İbn Vehb’den o da Hammad b. Zeyd’den nakletmektedir. Onun nakline göre, Hz.Peygamber bir gün Zeyd’i aramak maksadıyla onun evine gitti. Kapısında kıldan yapılmış bir örtü vardı. Rüzgar örtüyü kaldırınca, örtü açıldı ve Zeynep odasında örtüsüz, yarı çıplak (hâsiratun) bir vaziyette göründü. Hz.Peygamber’in kalbinde ona karşı bir hayranlık oluştu. Zeynep Peygamber’e sevdirilince başkasına soğuk gösterilmiştir. Bunun üzerine, Zeyd gelip, Hz.Peygamber’e “Ey Allah’ın Rasulü eşimden ayrılmak istiyorum” dedi. Hz.Peygamber ona “ne oluyor sana, Zeynep’le ilgili seni şüphelendiren bir şey mi var?” dedi. O, “Hayır, şüphe celbedecek bir şey söz konusu değil ve onda hayırdan başka bir şey görmedim” dedi. Hz.Peygamber: “Allah’tan kork ve karını bırakma.” buyurdu.[8]
     el-Vahidî (468/1074) Tefsîr’inde sened vermeksizin Hz.Peygamber’in Zeynep’i ayakta gömleği ve örtüsüyle gördüğünü, hoşuna gittiğini ve kalbinde (muhabbet ) vuku bulduğunu “kalpleri çeviren Allah ne yücedir.” dediğini naklettikten sonra Zeyd eve döndüğünde Zeynep bu olayı Zeyd’e aksettirmiş ve Zeyd’de ona karşı bir soğukluk oluşmuştur. Bunun üzerine Zeyd, Hz.Peygamber’e gelip ayrılmak istediğini belirtmiştir.[9]
el-Bağavî (516/1122) ise Tefsîr’inde anlam olarak aynı olmakla beraber bazı lafız farklılıklarıyla nakletmektedir. Onun nakline göre Hz.Peygamber Zeynep’i ayakta ve gömleği ve örtüsüyle görmektedir. Zeynep, Kureyş kadınlarının en mükemmel yaratılışa sahip beyaz tenli güzel bir kadındı. Hz.Peygamber’in kalbinde (muhabbet) oluştu ve onun güzelliği hoşuna gitti. “kalpleri çeviren Allah ne yücedir.” diye mırıldandı. Zeyd eve dönünce Zeynep, olup biteni ona anlatmış, Zeynep’in sevgisinin Peygamberin gönlüne düştüğünü anlayan Zeyd, Zeynep’e karşı soğukluk hissetmiştir. Zeyd, Hz.Peygambere gelip “Ey Allah’ın elçisi, karımdan boşanmak istiyorum demiştir. Hz.Peygamber: “Ne oluyor, seni şüphelendiren bir durum mu var” deyince, o “ Hayır, vallahi ondan hayırdan başka bir şey görmedim, fakat o çok kibirlidir.” demiştir.[10]
     Hz.Peygamber, Zeynep bt. Cahş, Zeyd’in ismetinde iken ondan hoşlanmış ve onunla evlenebilmek için Zeyd’in karısını boşamasını istemiştir. Sonra Zeyd, Hz.Peygambere Zeyneb’in ağır sözlerinden ve şerefiyle böbürlenen konuşmalarıyla eziyet ettiğinden şikayet ederek ayrılmak istediğini haber verince, Hz.Peygamber ona: “Allah’tan kork ve zevceni tut” diyerek Zeyd’in onu boşaması konusundaki isteğini gizlemişti. Nefsinde gizlediği şey budur.[13] el-Kurtubî daha sonra şu rivayeti Mukatil b. Hayyan’den nakleder: “Hz.Peygamber, Zeynep bt. Cahş’ı Zeyd’le evlendirdi. Bir süre evlilikleri devam etti. Bir gün Hz.Peygamber, Zeyd’i aramak maksadıyla onun evine geldi. Zeyneb’i ayakta gördü. O, Kureyş kadınlarının en mükemmeli, beyaz tenli, güzel ve etine dolgun bir hanımdı. Ondan hoşlandı (heviye) ve “Kalpleri çeviren Allah ne yücedir.”dedi. Zeynep bu sözü duydu ve onu Zeyd’e anlattı. Zeyd olayın farkına vardı ve “Ey Allah’ın Rasulü! Zeynep’i boşamam için bana izin ver. Çünkü o çok kibirli, bana karşı büyükleniyor ve konuşmalarıyla beni incitiyor” dedi. Hz.Peygamber ona: “Allah’tan kork ve karını bırakma” dedi. Başka bir rivayete göre de Allah bir rüzgar gönderdi, (kapıdaki) örtüyü kaldırdı ve Zeynep evinde ev kiyafetiyle bulunuyordu. Zeyneb’i gördü ve içinde bir muhabbet oluştu. Hz.Peygamber’in kalbinde oluşan muhabbet Zeynep’in kalbinde de oluştu. Zeyd geldiği zaman Zeynep olayı ona haber verdi. Zeyd’de onu boşama fikri doğdu.[14]
     İşte rivayetler ortak ve hemen hemen hepsi aynı şeyi söylüyor,Muhammed’in evladım dediği kişinin karısına nasıl göz koyduğu anlatılıyor.
     Şimdi bir düşünün bakalım,yüce,ulu,her şeyi yaratan,her şeyi bilenin kendi sözlerini söylesin diye gönderdiği,hatta onun uğruna alemleri yarattığı kişi,evladım dediği kişinin karısına aşık oluyor.
     Cahiliye dönemi diye tabir edilen,putlara tapılan,kız çocuklarının diri diri gömüldüğü söylenen o toplumda bile böyle bir olay kabul görmezken,sözde Allah’ın sözlerini getiren kişinin yaptığı şey ne diye tanımlanır?
     Çok açık,sapıklık olarak nitelendirilir,ortaya çıkan bu tabloya baktığımız zaman,cahil diye anlatılan insanların mı cahil,yoksa sözde onlara Allah’ın emirlerini getiren kişinin kurduğu sistem mi cahilliği,sapıklığı empoze ediyor siz karar verin.
     Sonuç itibari ile Muhammed istediğini elde ediyor ve Zeyneb ile evleniyor,bu olaya en çok karşı çıkanlarda sözde o cahil olan,putlara tapan insanlar oluyor,ne kadar komik bir durum değimli?
     Tabii yaptığının doğru olmadığının farkında ve olayı meşrulaştırması gerekiyor,bunun en kolay yolu da tabii ki hemen ‘’EN BÜYÜK YARDIMCISI’’ Allah’ın ona yeni yollayacağı ayetleri söylemesi,evet işte bu kadar ‘’Allah böyle söyledi o istedi benim zeyneb ile evlenmemi,benim bir suçum yok,o ne emrederse ben yapmak zorundayım’’diyerek kendisini olayın dışında tutup suçu Allah’ın üzerine atmıştır.
     Peki müminler neden sessiz kalmıştır bu olaya bence 2 nedeni vardır.
1-İşlerine geldiği için,belki içlerinde evlatlıklarının karılarına göz koyanlar vardı,ya da göz koyabilecekler,artık yol açılmış oluyordu,evet erkekler için istediklerini elde etmenin bir yolu daha meşru kılınmıştı,sessiz kalmaları çok doğaldı.
2-Elbette ki koca peygamber ve Allah’ın emirlerine karşı gelip,Cennet’te ki hurilerden vazgeçmek istemiyorlardı,sessiz kalırlarsa hem bu dünyada istedikleri bir kadını daha elde etmek kolaylaşmış hemde hurilerle aralarındaki mesafe daha da kısalmış olacaktı.
     Gelelim hemen bu konu ile ilgili inen ayetlere.
AHZAB 37. (Resûlüm!) Hani Allah’ın nimet verdiği, senin de kendisine iyilik ettiğin kimseye: Eşini yanında tut, Allah’tan kork! diyordun. Allah’ın açığa vuracağı şeyi, insanlardan çekinerek içinde gizliyordun. Oysa asıl korkmana lâyık olan Allah’tır. Zeyd, o kadından ilişiğini kesince biz onu sana nikâhladık ki evlâtlıkları, karılarıyla ilişkilerini kestiklerinde (o kadınlarla evlenmek isterlerse) müminlere bir güçlük olmasın. Allah’ın emri yerine getirilmiştir.
     Peki sadece söylenmesi yeterli değilmiydi?illa uygulamalı gösterilmelimiydi?hadi diyelim uygulamalı gösterildi neden bu oyunda başrolde peygamber vardı?açıkça bellidir bu ayet yaptığı şeyi meşru kılmak için Muhammed tarafından yazılmıştır.
     Zaten ayetin başında şu kısma dikkat: Allah’ın açığa vuracağı şeyi, insanlardan çekinerek içinde gizliyordun
     Demek ki bir süredir zeyneb’i gözüne kestirmiş ve içinde yaşıyormuş aşkını,ve bu sürede de zeyd’i ikna etti muhtemelen zeyneb’i boşaması için,ardından da böyle bir ayet ile tüm inananlara serbest etti ki ‘’niye bizim neyimiz eksik’’diye itirazlar olmasın.
     Diğer bir ayet:
AHZÂB - 40 Muhammed, sizden birisinin babası değildir ve fakat Allah'ın resûlüdür ve peygamberlerin sonuncusu ve Allah, her şeyi bilir.
     Çok açık biçimde deniyor ki canımın istediği her kadın bana helaldir,evlatlık falan tanımam,yeter ki isteyeyim ve sizde sakın bana karşı gelmeyin.Özellikle de belirtiyor son peygamber olduğunu,yani benden artık yok kıymetimi bilin.
     Şimdi şu ayete çok dikkat edelim:

     AHZAB 33/6. Müminlerin, Peygamberi kendi nefislerinden çok sevmeleri gerekir; onun eşleri onların anneleridir; akraba olanlar, miras hususunda, Allah’ın Kitap’ında birbirlerine müminler ve muhacirlerden daha yakındırlar. Dostlarınıza yapacağınız uygun bir vasiyet bunun dışındadır. Bu Kitap’ta yazılı bulunmaktadır.
     Ne diyor ayette miras falan ama önemli olan başıdır şu kısım : Peygamberi kendi nefislerinden çok sevmeleri gerekir; onun eşleri onların anneleridir.
     Bir önce ki ayette hiç kimsenin babası olmayı kabul etmeyen Muhammed çok kıskanç olacak ki kendisinden sonra kesinlikle eşlerine kimsenin el sürmemesi için eşlerini müminlerin annesi ilan ediyor.
     Çok uzun yazılar yazarak sizleri sıkmak istemiyorum ama hoş görün ki konu çok uzun,öyle bir iki sayfa ile kesinlikle anlatılacak bir şey değil,en az 3-4 sayfa daha yazacaktım fakat dediğim sebepten dolayı burada noktalıyorum şimdilik bu konuyu.

İYİ SORGULAMALAR…